O Kadınlar

o-kadinlaro kadınlar üşümezlerdi
kışın soğuk akan nehir kenarlarında,
avlularında tulumbadan çekilen suyla
çamaşırlarını yıkarlarken bile
üşümezlerdi…
tıpkı tarlada toprağı işlerlerken de
çukurova sıcağında pamuğu toplarken de
kavrulsalar da
bana mısın demezlerdi…

ve o kadınlar ki
yüreklerindeki hüznü
apalak bir çocuğu beslemek için verdikleri sütlerinde saklarlardı
sırtlarında sabileri
içlerindeki güneşi de üşütürlerdi

ve karıncalar
sivri ve kara sineklerle
gece yıldızların altında mehtabı seyrederlerken
leğene düşmüş arap sabununun kayganlığı gibi
kayardı o kadınların düşleri

o tarlalar anımsar mı üstünde pamuk toplayan,
nasırlı elleriyle yufka ekmek yapan
’’aman buda hayat mı be’’ diyen kadınları
sonra kaldırıp başlarını
bir yorgunluk molasında çıkınlarındaki nafakalarını
zeytin peynir
ne bileyim
belki de domates
ama asil doyduran yufka yâda yavan ekmeğe sayarlardı
-baldıran acı’larını-
sabiler analarının sıcacık kucaklarında büyürlerken
gurbetlerini de severlerdi
onca acılara karşın
ne o toprak onlara küserdi
nede onlar toprağa
gelip yaşarken nicedir yan yana
kıl çadır
pamuk döşek
naylon leğen
dışı kalaysız kara kazan
yaşam
oba
içinde çalı çırpı yakılan
soba
kışları içine girdikleri karanlık yoğun bir renk torba

kendilerini öylesine geçersiz hissederlerdi
yokuşu çıkamayan külüstür eski bir araba gibi..

-yorulan düşlerinde o kadınları da ağlattılar-

o kızları
o gelinleri
o çocukları
oysa
atamazlardı içlerindeki sıkıntıyı
komşu evin bahçesinde avluda oturmuş yün örüyorken
yeni gelinler
düşlerini uykularıyla sarıp oyalı mendillere saklarlardı
azıcık bile geriye gitmeden
peygamber çiçeği gibi
dalgaların bıçak sırtı gibi kabarmasında bile

-geldikleri yerdir nede olsa bıraktıkları-

vaat edilen topraklarda nafaka derdi
insanın doyduğu yer allah din katında
kendi acılarına kefil
olup biteni anlamaya çalışırken paldır küldür
sanki ‘’ölümlerden ölüm beğenenler’’…

bir kap suyun yanında kendi yansımalarını seyrederlerdi
omuzlarındaki yükü kimsenin görmediğini sanarak
kederleri beslerdi dirençlerini ayakta tutmaya
belki de kederlerine lanet etseler de,
alın yazgılarına öyle bürünmüşlerdi ki
yaşam ne getirirse getirsin
sessizce bakışlarını öne eğer, içlerine akıtırlardı gözyaşlarını
güneş getirirken gündüzünü geldiği yerden
göğüslerinde salkım saçak suyun akması gibi kaynağından
eteklerine pamuğu doldurur gibi doldururlardı kederlerini
sonra
yoksul, yoksun ve gizli sevdaları da çoktu
iki dirhem bir çekirdek
açlık yaralarını ekmeğe benzetip
her insanın ondan bir lokma koparması
gerektiğine inanmak gibi
bir nedenleri de vardı…

güneşe durup kuruyan çamaşırlarına
yarım kalmış yürek çarpıntılarını katmazsak,
yaban buğdayı gibi…

zayıf kara kuru pörtlek gözlü patlıcan burunluydu
seyis seyfi
düşünüp dururdu
o çamurlu gölün bir kenarında
çığlıklarını ararken kurbağalar
sivrisinek vızıltısında
sırtında heybesi,
elinde değneğe benzer asası
ağlayan bebesini dizinde uyutan,
bir dişi altından hızmalı
karısı eşe’nin
gözleri önünde
çıkarıp kınından hançerini
kendine biriktirdiği töresinin tüm öfkesiyle,
tüm kabul edilmezliğiyle
evladı değilmiş gibi saldırırdı kızı fadime’ye
”ağzını dayadığı su oluğunun ucundaki tastan kana kana içer gibi…”

oysa o genç kızlar
ve gelinler
propoetides’ler gibi tanrıça afrodit’e inanmayan
ve
onun tanrıçalığını
inkâr cüretini gösteren amothonte’li genç kızlara benzerlerdi…

onlar ki
umurlarında olan su nasıl düşerse düşsün toprağa
bir kaptanın seyir defterine verdiği önem gibi
değer verirlerdi yağan rahmet’e
yeryüzünde değişmeyen yer yokken bile…

Kenan Can Yoldaşlar



Instagram

Leave A Response

*